Bilge Cankorel

1957 Yılında Robert Kolej sınavlarına girdiğimde bazılarımız gibi ben de yalnız kampüsü  değil,  Bebek semtini dahi ilk görüyordum.

Babamın askerlik mesleği sebebiyle ilkokulu Sivas ve Balıkesir’de okumuştum.  Önceki çocukluğumun geçtiği yerler de (yaz tatillerimizde soluk aldığımız Erenköy’deki büyükanne-büyükbaba evi dışında) Kars-Eleşkirt, Erzurum, Ankara gibi, ordu babamı nereye gönderirse oldu. Bu gezginlik 1964’de İzmit’de babamın 15. Kolordu başhekimliğinden emekliliğiyle son bulacaktı. Sonraki “kendi” hayatımın da devlet hizmetinde devamlı yer değiştirerek geçeceğini tabii o zamanlar düşünmeme imkan yoktu (şu anda ondördüncü evimizde oturmaktayız).  Koleje girişimiz  hangimizin kendi tercihiyle olmuştur bilemem ama bu kararda benim pek bir rolümü hatırlamıyorum. Meslek hayatımda da kendimle ilgili kararların benim dışımda verileceği bir çizgi izleyeceğim,  yine o zamanlar aklımdan geçmeyen konulardandı.   

Kolej hayatımız hepimiz için bir efsanedir! Dünyanın bu en tılsımlı tepesinde  geçirdiğimiz sekiz yıl yatılı hayatın değerini galiba o günlerde bile biliyorduk.  Kolej Türkiye değildi. Sonradan anlayacaktım ki,  Amerika da değildi. Kolej soyut bir dünyaydı. Eğitimin, yaşamın, dostluğun, sosyal değerlerin en iyisinin, en yükseğinin bizlere sunulduğu, çeşitli ortamlardan gelen 12 yaş grubundaki çocukların sekiz yıl boyunca dayanışma ve rekabet ortamında aynı potada yetiştirildiği, sorgulamaya birinci planda yer veren  ideal ama biraz sürrealist  bir dünyaydı.  Bir çok bakımdan gerçek hayatı burada öğrendik; bir çok bakımdan ise gerçek hayatın çok dışında yetiştik. Bu ikinci eğitimimizle okul sonrası karşılaşacak ve okulda kazandıklarımızın üzerine bir hayat inşa etmeye çalışacaktık. Hepimizin büyük oranda korumayı başardığımız ortak niteliklerimizin hikayesi bence budur. Okul müdürlerimizden C.  H.  Bull’un bir sözünü unutmam: “Hırslarınızın sınırını, ‘ülkem için daha fazla ne yapabilirim’,  ölçüsüyle tayin edeceksiniz”, demişti. Şahsen  hayatta başıma ne geldiyse biraz da bu sözü fazla ciddiye almamdan geldi, diyebilirim! Bize her zaman çıtamızı en yükseğe koymamız öğretilirken bu yükü ömür boyu taşımanın bir bedeli de vardı şüphesiz: hepimiz mesleklerimizde bir yerlere tırmanırken ideallerimizden ayrılmayan dürüst toplum fertleri olarak belki bir çok fedakarlıklara katlandık.  Sanırım işte bu,  RA ‘65’in hayat çizgisini tanımlayan  ortak tercihi oldu.  Bize öğretilmeye çalışılan  bir başka erdem de “tevazu” olduğundan,  kendimizi övmeye burada son vereyim. Zaten bütün bu yetişmemizi hocalarımıza boçluyuz. Sevgili Münir Aysu’yu, Faruk Kurtuluş’u, Behçet Kemal Çağlar’ı, Ekrem Yirmibeşin’i, Orhan Nebioğlu’nu, Ruhi Sarıalp’i, Abbas Sakarya’yı, Primo, Wolff, Baber, Milnor, Hobson ve diğerlerini şükranla anıyoruz. Ya Hamarat Bey ve hatta   surveillant’larımız Altuğ, Kazar, K. Kalender Bey’ler?

Kendimi Kolej’de sınıfımızın en parlak öğrencisi olarak tanımlayamam. Ders dışı faaliyetlerde de (spor, satranç, edebiyat, tiyatro, müzik) temayüz ettiğim bir alan pek hatırlamıyorum. Dolayısıyla mesela Field Day prensi gibi onurlar kazanmadım veya AFS’e seçilmedim. Yalnız nedense sınıf beni hemen her yıl  Student Council üyesi seçmek şeklinde bir saplantıya kapıldı! Bu süreçte biraz lobi ve bol vaadlere dayanan hafif politika dönmez değildi.  Ancak yanılmıyorsam son yıl High School’luların saray darbesine maruz kaldım ve SC başkanlığını sevgili  Mehmet Arda’ya kaybettim. Bence iyi de oldu çünkü  ben galiba seçimleri hafife almıştım ve zaten biraz da kan değişikliğine ihtiyaç vardı.  Politikayla asıl tanışmam da işte böyle olmuştur.

İşin peşini bırakmadım, üniversitede politika okudum. Ankara’da dört yıl Aykut ile aynı evi paylaştık.  Ben SBF, o ise  ODTܒdeydi.  KMT’nin annesi sevgili Perihan Teyze bize Ankara’da kol-kanat gerdi. SBF Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Şubesinden mezun olduğumuzda (1969) artık politikada ve devlet idaresinde her şeyi biliyorduk ve yalnız biz biliyorduk! Zaten biz “68 kuşağı” idik. Zamanın başbakanı  S. Demirel  bizleri ikna etmek için fakülteye gelir, dekanımıza dil dökerdi. Ne günlermiş?! Mülkiye’de  iyi bir teori ve pratik eğitimi aldık. Yıldızlar takımı hocalarımız arasında kimler yoktu ki? Muammer Aksoy, Mümtaz Soysal, Yavuz-Nermin Abadan,  Gündüz Ökçün,  Şerif Mardin, Besim Üstünel, Fahir Armaoğlu,  Türkkaya Ataöv…Ertesi yıl Amerika Ohio State Üniversitesinde  aynı konuda M.A. yaptım. Açım genişlemişti.

1970 sonunda Türkiye’ye döndüğümde ülke yine politik çalkantılar içindeydi. 1971 sonlarında Dışişlerine girdim. 1972 Yılında hayatımın ilk ve tek büyük piyangosunu kazandım: İclal ile tanıştım. O vazgeçmeye vakit bulamadan ertesi yıl evlendik ve hemen Kanada’ya tayin olduk.  1975 Yılında Ottawa’da kızımız Hayat  dünyaya geldi ve bir yıl geçmeden kendimizi Pekin’de bulduk. Kültür Devriminin sonunu burada yaşadık ve sonraki devrimin ilk liderleriyle burada tanıştık. 1978 Yılında Ankara, tekrar siyasi çalkantılar ve bu arada 1979 Yılında oğlumuz Turgut’un doğumu.. 1980 askeri darbesi…1980-84 arası Birleşmiş Milletler (Cenevre) Daimi Temsilciliğimizde müsteşarlık.. 1984-91 Ankara’da Bakanlıkta daire başkanlığı ve 87-91 arası Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatında AET İşleri Başkanlığı, 87 AET (sonradan AB) üyelik başvurumuz,  AET ile hukuki, ekonomik ve idari uyum işlerinin koordinasyonu görevi, gümrük birliğinin raftan indirilerek hayata geçirilmesi…Özal yılları…ve 1991’de tekrar BM Cenevre’ye Daimi Temsilci Yardımcısı ve elçi-müsteşar atanışım,  Soğuk Savaş’ın sona erdiği yıllara tanıklık ederken Bosna-Hersek krizinin Cenevre’ye yıkılan diplomasisi ve kendimi bu diplomasi krizinin merkezinde buluşum…

1995 Yılı sonunda küçük bir dünya değişikliğiyle Afganistan’a tayin oldum. 1996’da  büyükelçi rütbesine  terfi ederken bu iç savaş görevimde aile İstanbul’da kalmıştı.  En zor yıllarımızı yaşadık. 1997’de Taliban ve diğer savaşan taraflar arasında barış için arabuluculuk müzakereleri yaptım. O sıralardaki Afgan dostlarımın pek çoğu öldürüldü.  Büyükelçiliğimiz üç kez roket isabeti aldı; bir salvo da sabah yatak odamın üstüne isabet etti. 1997 sonunda Ankara’ya döndüğümde sağ kalışım adeta mucizeydi.  Ancak zaten 1974-86 arası ASALA ermeni terörü; daha sonra PKK terörü dış görevlerimizde peşimizi bırakmadığından artık ailece bu hayata aşılanmış gibiydik.

2001 Yılında Kiev’e büyükelçi olarak atandım.  Orada da 2004-2005 Turuncu Devrimini içinden yaşadık.  2006 Yılı başında Ankara’ya döndük.  Bakanlık müşavirliği, özel temsilcilikler…2009’da Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı AGİT’in Bakü Temsilciliğine atandım.   Tayin kararımı (kendi adayını geri çekerek!) imzalayan ve  AGİT Dönem Başkanı sıfatıyla Bakü’ye gelen ilk resmi ziyaretçim Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyannis oldu.  Bakü’de bir yıl onun büyükelçiliğini yapmam ilginçti.

2011 Yılı Temmuz ayında bu son diplomatik  görevimi de tamamlayarak emekli oldum.  Ama kırk yıllık meslek hayatımı zaten 2014 Ağustos ayında yayınlanan kitabım  “Bir Dönem Biterken: Bir Diplomatın Seyir Defteri”nde bazılarınız okudunuz…

Şimdi  İstanbul’da (Nişantaşı)  yeni bir hayat kurmaya çalışıyoruz. Ben kendimi biraz akademik işlere verdim. Epeyi konuşuyor-yazıyorum. Boğaziçi Üniversitesinde  yarı-zamanlı ders veriyorum. Bir de Filiz’e devam ediyorum. İclal ise Marmara Üniversitesinde tam-zaman hocalık yapıyor. Kızımız Hayat hayatın tadını çıkarıyor. Oğlumuz Turgut Amerika’da ekonomi ve hukuk okudu, avukat oldu. New York ve İstanbul Baroları ile Supreme Court’a akredite. Üç yıl önce işini New York’dan İstanbul’a nakletti. Bu yıl 13 Eylül’de de çok sevdiğimiz Ahu ile evlendi. Ailemiz 1995 yılından sonra ilk kez sağ ve salim olarak tekrar bir araya geldi. Hayat devam ediyor…

Bütün bunları yaşayacağımızı elli yıl önce Kolej’den mezun olurken nasıl bilebilirdik?

 


Okul sonrası
Öğrenciler